Bir personel hakkında hukuka aykırı bir işlem tesis ediliyor.
Çalışan hakkını aramak için mahkemenin kapısını çalıyor. Yıllarca süren yargılama sonunda mahkeme, işlemin hukuka aykırı olduğuna karar vererek iptal ediyor.
Sonuç?
Çalışan mağdur oluyor, kamu zarar görüyor, ancak hukuka aykırı kararı veren idareci çoğu zaman görevine devam ediyor.
İşte tam da burada şu sorunun sorulması gerekiyor:
Yanlış kararın bedelini neden her defasında milletin cebinden ödeyelim?
Elbette her mahkemece iptal edilen işlem, otomatik olarak idarecinin kişisel sorumluluğu anlamına gelmez. Ancak açık mevzuat hükümlerine rağmen, gerekli özen gösterilmeden, kişisel saiklerle, keyfî veya görev gereklerine aykırı şekilde tesis edilen işlemlerde sorumluluk mutlaka sorgulanmalıdır.
Çünkü aksi halde ortaya son derece tehlikeli bir anlayış çıkar:
“Kararı ben veririm, bedelini kamu öder.”
Bu anlayış kabul edilemez.
İdareci karar verirken kişisel hesaplarla değil;
“Mevzuat ne diyor?”
“Objektif kriter ne?”
“Kamu yararı nerede?”
“Eşitlik ilkesi neyi gerektiriyor?”
sorularıyla hareket etmelidir.
Bir çalışanın yöneticisine itiraz etmesi, hakkını araması veya farklı düşünmesi; kişisel hırsların, tarafgirliğin ya da keyfî uygulamaların gerekçesi haline getirilemez.
MAHKEME, İDARENİN YAPMASI GEREKEN HUKUKİ DEĞERLENDİRMENİN İKİNCİ ADRESİ OLMAMALI!
İdarenin görevi, hukuka uygun karar almaktır.
Mahkeme ise hukuka aykırı olduğu ileri sürülen işlemleri denetler.
Bir idari işlemin yıllar süren yargılama sonunda iptal edilmesi halinde, özellikle kişisel kusur, ihmal, açık mevzuata aykırılık veya görev gereklerine aykırı davranış bulunuyorsa, ortaya çıkan kamu zararının sorumlular bakımından mevzuat çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.
Bu yalnızca bir para meselesi değildir.
Bu, kamu yönetiminde hesap verebilirlik meselesidir.
Çalışan hakkını aradığı için cezalandırılmış gibi hissetmemeli.
İdareci de makamının kendisine sınırsız bir takdir yetkisi vermediğini bilmelidir.
Çünkü makamlar geçicidir; verilen kararların hukuki ve mali sonuçları ise yıllarca devam edebilir.
Bizim talebimiz idarecilerin karar almaktan çekinmesi değildir.
Tam tersine;
Hukuka uygun karar alan, objektif davranan, mevzuatı esas alan ve kamu yararını gözeten yöneticilerin yanında; kişisel saiklerle, keyfîlikle veya açık hukuka aykırılıkla hareket eden anlayışın karşısındayız.
Çalışanların hakkını aramak için yıllarca mahkeme kapılarında mücadele etmek zorunda kalmadığı;
kişisel hırsların değil hukukun,
tarafgirliğin değil objektifliğin,
keyfîliğin değil adaletin
esas alındığı bir yönetim anlayışı istiyoruz.
HUKUKSUZ KARARIN FATURASI KAMUYA KESİLMEMELİ!
Her hukuka aykırı işlemde sorumluluk kişiselleştirilemez.
Ancak kusurun, ihmalin ve açık hukuka aykırılığın bulunduğu durumlarda sorumluluk mekanizmalarının işletilmesi, kamu zararının sorumlular bakımından mevzuat çerçevesinde değerlendirilmesi ve gerektiğinde rücu edilmesi sağlanmalıdır.
Çünkü kamu bütçesi, kişisel hesaplaşmaların veya keyfî kararların finansman kaynağı değildir.
Bir makam, kişisel hesaplaşmanın değil; adaletli yönetimin sorumluluğunu taşır.
Ve artık şu anlayış değişmelidir:
“Kararı ben veririm, bedelini kamu öder.”
Yerine;
“Kararım hukuka uygun olmak zorunda; kusurum varsa sorumluluğunu da taşırım.”
anlayışı hâkim olmalıdır. Hukuksuz kararın bedelini kamu değil, kusuru olan ödemeli!